11 Ekim 2009 Pazar

NİHAYETLENDİ!

Bitti evet. Şu an, Fatih Terim'in istifası mı daha ağır basıyor, yoksa Dünya kupasına girememek hüznü mü? Bilemiyorum. Diyordum ya beni temsil etmiyorlar diye.

Sanırım Fatih Terim'in gitmesine seviniyorum.

Sadece ben değil bizim Fatih'de Yusuf'da seviniyor.

Zaten 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasından sonra gitmeliydi Fatih Terim. Kesinlikle gitmeliydi.

Henüz genç bir hoca, tekrar başarılar yakalamak için önünde uzun yıllar vardı. İtalya'dan ve birçok farklı ülkenin, farklı takımlarından yine teklifler vardı...

Neden gitmedi?
Ülkesini sevdiğinden mi? Hayır, inanmıyorum buna.
Korktu Fatih Terim. Korktu ve kahraman olarak yaşamaya devam etmek istedi.

Yani Tuncay Şanlı gibi, üstün oyuncular arasında sıradan bir oyuncu olmayı kabul etmedi Fatih Terim.
Evet, Lucescu… Lucescu olana kadar birçok İtalya ligi son sıra takımında yıllar yılı staj yapmıştı hâlbuki.

Ama Terim bunu kaldıramazdı.
O ve onun öğrencilerinden hiç biri bunu kaldıramazdı. Tuncay olamaz, Lucescu olamazlardı.

Küçük çöplüklerinin kralı olabilirlerdi!
Hakan Şükür nasıl dönmüştü geri?
Blackburn'de ilk maçlarından birinde 2 gol birden atmış, iyi oyunlar oynamıştı hâlbuki.

Ama onlar kahramandı. Burunlarından kıl aldırmazlardı.

"Bizim çok büyük milli takımımız var" yalanları içinde senelerini harcarlardı.
Yok, bizim çok önemli milli takımımız falan kendinize gelin.

Bizim Belçika milli takımı stoperi kadar üst düzey bir tane daha oyuncumuz yok.
Var mı?
Var mı Bayern Münih’in değişmez oyuncusu olabilecek kadar yükselmiş bir tane oyuncumuz?

Neyse oraya geleceğim. Şu Fatih Terim'in korkaklığı hususunu bitirelim.

Şimdi 2008'de onca hatana rağmen, herkesin gönlünü kazanarak takımını Avrupa Şampiyonası yarı finaline taşımışsın.
Herkes seni kabullenmiş. Ben de turnuva öncesi yazdığım bütün eleştirilerden sonra kendisi için şöyle demişim... Bazen milli takımlar düzeyinde adil olmamak başka açılardan Hoca'nın işine yarayabiliyor.
Hoca çok iyi bir takım yaratıyor ve bu 15-20 günlük süreçte çok iyi bir oluşum gerçekleşiyor oyuncularımız arasında.
Motivatörlüğü vs ise yine takdire şayan...

Peki, neden bırakmadı o gün?
Çünkü hep övülmek istiyordu. Hep dizginler elinde poposu rahat yaşamak istiyordu.
Bu adaletsizlik o kupa için iyiydi ama şimdi bakıyorsunuz ne haldeyiz!
Şampiyonlar liginde oynayan bir iki oyuncumuz var ve onları da milli takıma alamıyoruz.

Neden bırakmadı! Çünkü korkaktı. Çünkü şöhretin esiriydi.
Kim gibi? Bülent Korkmaz gibi, kim gibi Hakan Şükür gibi, Hakan Ünsal, Hasan Şaş gibi vefa duygu sömürüsü yapan bütün öğrencileri gibi...

Bundan birkaç ay önce, Hagi’nin milli takım serüvenini anlatan bir belgesel izlemiştim. Ki o belgeseli ve duygularımı da yazmıştım şuradaki yazıda… Neyse o belgeselin sonunda Hagi’nin jübilesi vardı. Jübile öncesi konuşmaları… Elinde mikrofon konuşuyordu. Saçları dazlak ve sarıya boyalı… Hâlâ unutamıyorum o görüntüleri. Tribünde binlerce insan, Hagi konuştukça, tezahürat yapıyorlar. Hagi konuşamıyor. Gözleri sulanıyor, siliyor tekrar konuşmak istiyor. Samimice, samimi!

Tv karşısında değil! Gazete köşesinde değil! Ait olduğu yerde konuşuyor. Son cümlelerini ait olduğu yerde, ait olduğu insanlara karşı söylüyor. Zirvede bitiriyor. Herkesin gönlünde müthiş bir saygı ve sevgi varken bırakıyor.

Neden yapmaz bunu Fatih Terim ve öğrencileri? Çünkü yetinmeyi bilmezler, şöhretin esiri, kölesi olmuşlardır. Gerçek sevgiyi görmezler.
Jübile ne demek bilmezler. Zirvede bırakmak ne demek anlamazlar!

Neden Fatih Terim kendisinden nefret ettirir ki gitmeden önce? Nerede iş bulacaksın şimdi? Kim alacak seni?

Belki Ankaragücü! Siyasi çirkinliklerinde malum… Siyasi çirkinlik benim için x veya z ideolojiye bağlı olmak değil. Ne olursa olsun, kamuya mâl olmuş bir kişinin siyasi bir tarafı olmaması gerekirdi. Ne olursa olsun!

Bugün saat 18.30 gibi spor salonuna gitmiştim. Kasada duran ihtiyar bir ağabey var bizim...
Açmış Rusya – Almanya maçını izliyor.
Tam ona hal hatır sordum ki müthiş bir gol attı Almanya. Müthiş duvar pası ardından asisti yapan Mesut Özil, golü de çok çok sevdiğim bir oyuncu olan ve arkadaşlarımın bana benzettiği Klose atıyor.
Başladı bizim ihtiyar küfür etmeye, Fatih Terim’den girdi, Hakan Şükür’den çıktı.
Neden Mesut Özil’in Türk Milli takımını seçmediğini o bile anlayabiliyordu. Yani Almanya’ya kadar gidip kendisiyle röportaj yapmaya gerek yok. Buradan da görülüyor..

Neyse, haklıydı bizim ihtiyar.

Ve esas şunu sormak lazım! Şu gün Mesut Özil Türk Milli takımını seçmiş olsa!!! Bosna maçında ilk 11 oynar mıydı?
Ben inanmıyorum.
Amansız değil çünkü o. Soğukkanlı ve akıllı.

Tuncay oynardı, Arda oynardı, Nihat oynardı, o oynamazdı.
Türk milli takımı değil çünkü bu. Fatih Terimspor klubu bu.
Kendi adamları oynuyor. Adil davranmıyor.

Mesut bugün o golü atıyor, Milli takımımızda Ceyhun Eriş hala 11 oyuncusu olarak kadroya alınıyor.
Barış Özbek’e de hala teklif gitmiyor falan.
Ceyhun önümüzdeki 10 yıla damgasını vuracak ya! Gelecek vaat ediyor ya! İkinci forvet arkası oyuncumuz yine onun gibi çok genç ve gelecek vaat eden bir isim Yusuf Şimşek ya!
Evet, Alman Milli takımına Mesut’u verip, kendi milli takımınıza Ankaragücü’nden Ceyhun’u alıyorsunuz.

Ayıp! Hakikatten ayıp. Kendisi çok seviyorsa Ceyhun’u gitsin Ankaragücü’nü çalıştırsın.

Aaa ama baştan sen Yıldıray’ı, Nuri’yi Halil’i almazsan, Mesut sana nasıl güvenir?
Gökdeniz’i almazsan, Fatih Tekke’yi almazsan, Eren Derdiyok’u nasıl alabilirsin?

Kazım’ı Milli takıma alıp, Aurelio’yu Türk yaparsan, sen nasıl Türk Milli takımından bahsedebilirsin ki?

Prestij maçı oynarken 2 tane genç oyuncuyu oynatıp, milli takıma ısındıramıyorsan bu adamları… Ve hala 35’lik Yusuf’u alıyorsan oyuna… Sen nasıl Türk Milli takımından bahsedersin. Koskoca binlerce Türk futbolcu arasından hiç mi genç, gelecek vaat eden oyuncu yok?
Var ama Fatih Terimspor’da yok.

Şu gün hala maça kalemizde Volkan Demirel’le başlıyorsak ve Sinan Bolat’ı tribünde bekletiyorsak Allah belasını versin böyle Fatih Terimspor’un.

Hep kendi ligimizi üstün görmek… Alın bugün bizi yenen Belçika’nın en büyük takımlarından birinin kalecisi Sinan Bolat, şampiyonlar liginde mücadele veren Sinan Bolat. Rüştü kadar değer görmüyor!

Hadi Türkiye liginin en güçlü takımlarından biri Fenerbahçe’nin kalecisiyle, Belçika Liginin en güçlü takımlarından birinin kalecisini kıyasladın ve Volkan’ı seçtin tamam. Peki, bu kadar mı uçurum var aralarında? Bence eşittir eşit. Sinan ve Volkan kalite olarak birbirine çok yakın iki kalecidir.
İnanan var mı peki? Sinan’ın Volkan’la eşit değer göreceğine bu ülkede?
Eee o zaman Mesutlara falan kızmamak lazım.

Neyse o ihtiyar şey dedi sonunda.
Valla ben Türk Milli takımını tutmuyorum dedi.
Ne diyeceğimi şaşırdım.
Adam çok üzülmüş belli.
Hadi sen ben, asi gençleriz, fikrimize uymayanı eleştiririz, peki bu ihtiyarın söylediği ne? Adam emekli olmuş. Hayattan elini eteğini çekmiş, şöyle gururla oturacak, sırf eğlenebilmek için Milli takımını izleyecek... Tek istediği bu! Fakat siz insanları bu kadar bu takımdan uzaklaştırabiliyorsanız zaten lütfen defolun gidin artık.

Bakın genç yeteneğiniz Ceyhun’unuz orada, size ilah gibi tapan ve hemen baş antrenörünüz olmayı kabul edebilecek Hikmet Karaman’ınız orada. Sürekli dövmekten başka işinize yaramayan Müfit Erkasap zaten sürekli koltuk altınızda… Her işinizi tezgah altından yürütecek kirli siyasi dostlarınız orada. Gidin lütfen Ankaragücü’ne.

Bu maçta bile yahu. Terim cezalı, baş antrenörümüzde tribünde yanında.
Böyle bir şey var mı?
Böyle saçmalık var mı? Teknik Direktör cezalıysa, Baş antrenör yönetmez mi takımı?
Rijkaard (çıkmazda… Arada kültür farkı var malum…) çıktı diyelim tribüne. Neskeens’te onunla mı gidecek?

Böyle işte her yerinde bin bir türlü saçmalık olan bir milli takım.
En iyi oyuncuları Stoke City as oyuncusu
İspanya ikinli ligi takımı as oyuncusu
Bayern Münich rotasyon oyuncusu… Olan bir milli takım. Stoperi Fenerbahçe yedek stoperi, Santraforu Beşitkaş’ın rotasyon oyuncusu ile Fenerbahçe’nin yedek oyuncusu.
Schalke’nin yedek oyuncusu falan…

Santraforlarımızın topla hepsini bir Dzeko etmez.
Sonra da Bosna bizden çok küçük takımmış. Çok küçük değil bir kere!
Tamam, hücum ve savunması arasında kalite olarak dağlar kadar fark var ama bizim farklı mı?
Kalecileri İ.B.Belediyespor’un kadro dışı oyuncusu Hasagiç, stoperi Eskişehirspor’un yedek stoperi Nadareviç… Tamam.
Ama senin de stoperin Fenerbahçe yedek stoperi yahu. Ön liberon Trabzonspor’un yedek ön liberosu!

Bugün bizim ne Fellaini gibi üst seviye bir oyuncumuz var, nede Van Buyten gibi.
Hep kendimizi avutuyoruz biz. Çok güçlüymüşüz. Yapma yahu!

EN MANOS DE DIOS (TANRININ ELİNDE)


Tanrı'nın yine elini uzatmasını istiyordu Maradona gerçekten de uzatmış.Sen kalk gece 01 de başlayan maçı bekle 75. dakikaya kadar bir gol seyret, sonra uyuya kal.Yaşlandık desek değil, saat gece yarısı 3 uyuduk işte seyredemedik finali.90. dakika 1-0 arkasından Peru'nun golü 90+1 de. Stad yıkılmış hayaller bitmiş.90+2 de Martin Palermo golü atıyor, bu sefer gerçekten yıkılıyor tüm stad ve Arjantin.Amigo pardon Teknik adam Maradona kayıyor sularda, Müthiş!Santra oluyor Perulu vuruyor top üst direğe çarpıp dışarı çıkıyor ve maç bitiyor.Ya o son top direğe çarpmayıp içeri girse yıkılıyor kelimesinin anlamında büyÜk değişiklikler olurdu sanırım.Perulular çıkamazlardı oradan.
Benim asıl merak ettiğim Arjantinliler çarşamba akşamı Uruguaydan çıkabilecekler mi? Maçın son bir dakikası keyifle izleyin lütfen.

İSTEĞİN OLDU FATİH;Terim: "Bursa'daki Ermenistan karşılaşması veda maçım olacak" 11.10.2009

Terim: "Bursadaki Ermenistan karşılaşması veda maçım olacak"

Milli Takımlar Sorumlusu Fatih Terim, 2-0'lık Belçika yenilgisi sonrası yaptığı açıklamada, "Bursa'daki Ermenistan karşılaşması veda maçım olacak" dedi.

Fatih Terim, karşılaşma sonrası düzenlenen basın toplantısında, Türk Milli Takımı'nın sorumlusu olarak, hiçbir zaman bir başkasını, özellikle oyuncularını asla suçlamadığını belirterek, "Bir grup Terim istifa, bir grup İmparator diyor. Oyuncularımızın üzerinde ay-yıldızlı forma varken küfür etmek kimsenin hakkı değildir. Birçok şeyi hep beraber yaşamışız ve başarmışız. Federasyon başkanı Mahmut Özgener ve yöneticilerimizi dinledim. Bir hesap verme halimiz yok, ancak bir izahat yapacağız. Bursa'daki süreci bir veda maçı olarak görüyorum" diye konuştu.

BOSNA-HERSEK'İN ETKİSİ

Fatih Terim, "Türk Milli Takımı'nın bugün böyle bir oyun ortaya koymasının izahı, sadece psikolojik olabilir" dedi.

Terim, Estonya-Bosna Hersek maçının ilk yarısını otelde seyrettiklerini ve skorun 1-0 olduğunu, soyunma odasına geldiklerinde durumun 2-0'a geldiğini vurgulayarak, "Bizim bu durumumuzun aksine, yeni hocasıyla birlikte hazır bir Belçika vardı. Dick Advocaat ve takımını tebrik ediyorum. Bosna Hersek'e de play-off'ta başarılar diliyorum" diye konuştu.

SÜREÇ

Fatih Terim, gruptan çıkma şansını, geçen sezon oynadıkları maçlarda kaybettiklerine dikkati çekti.

Tecrübeli teknik adam, geçen sezonki 2 İspanya maçının, oyuncularının fizik ve sakatlık olarak hiç hazır bulunmadığı bir döneme denk geldiğini vurgulayarak, "Özellikle İstanbul'daki ispanya maçı, beraberliğe üzüleceğimiz bir karşılaşma görüntüsü çizerken, son saniyede mağlup olduk" dedi.

Kuralar sonunda, İspanya ve Türkiye'nin favori görüldüğüne işaret eden Terim, "İyi de başlamamıza rağmen genel olarak istikrarlı bir tablo çizemedik. Bir şansımız vardı, o da Bosna Hersek'i sahasında yenmekti, olmadı" şeklinde konuştu.

İmza Krizi ve Protokol Bayramı Yapanların Hazırlıksızlığı

İsviçre’nin başkenti Zürih’te imzalanması beklenen Türkiye-Ermenistan protokolleri ciddi bir krizle karşı karşıya kaldı. Bu ve bundan sonraki yaşanacak benzeri muhtemel krizler Ermenistan’ı yakından tanıyanlar için elbette beklenen bir gelişmeydi. Belki de bu süreçte beklenilmeyen husus Türkiye’de özellikle de bazı tv kanallarında yaşanan “Protokol Bayramı”ydı. Yorumcular son derece romantik, naif ve ümit doluydu. Ancak biz TÜRKSAM olarak yaptığımız analizlerde sürekli bu riske vurgu yapmakta, Türkiye’nin politikasını “her şey yolunda giderse” üzerine kurduğu, Ermenistan’ın uluslararası camiada sözüne çok fazla güvenilen bir ülke olmadığı, hatta bazı hususların Ermenistan’ı bile aştığı ve krizin Ermenistan tarafından ve/veya bölgedeki diğer güçler tarafından çıkarılabileceği vurgusunda bulunmuştuk. Maalesef bu konudaki haklılığımızı göstermek için çok fazla beklemedik ve daha imza aşamasında kriz çıktı. Krizin çıktığı saatlerde Haber Türk Tv kanalında yaptığımız analizde krizin imza sonrası konuşma metninde Türkiye’nin Dağlık Karabağ sorununa yapacağı vurguya Ermenistan’ın itirazı üzerine çıkmış olabileceğini belirttik ve nihayet haklı da çıktık. Krizin çözümünde de Ermenistan ile beraber Türkiye’ye baskı yapılacağı ve Türkiye’nin geri adım atmasıyla krizin çözüleceğini öngördük. Muhtemeldir ki, krizin çözümü de bu öngörümüzde belirttiğimiz senaryo üzerinde gelişecektir.

Bu kriz bize göstermiştir ki, Ermenistan’ı ve Dağlık Karabağ sorununu Türk bürokrasisi ve Türk uzmanları yeterince tanımamaktadırlar. Sorunun derinliğini ve detaylarını da anlamaktan uzak olunduğu görülmektedir. Dolayısıyla da bundan sonraki süreçte medyamızın ve hükümetimizin duyulmak istenen romantik ve naif analizler yerine gerçekçi analizlere ve risk uyarılarına kulak vereceklerini ümit ediyoruz. Zira bu kriz bizim “Protokol bayramı” yapanları çok hazırlıksız yakalamıştır.
.
Bu kriz yine bize göstermiştir ki, bu protokoler ve sonrasında yaşanacak süreç hiç de kolay olmayacaktır ve Türkiye için önemli riskler taşımaktadır. Bu sebeple aşağıda belirtitğimiz risklerin mutlaka dikkate alınması gerekmektedir.
.
Türkiye-Ermenistan Maçı, Protokol, Açılım ve Türkiye İçin Riskler
.
Ermeni açılımının mihenk taşı olan “Protokoller” 10 Ekim 2009 tarihinde İsviçre'nin Zürih kentinde geniş bir uluslararası katılımla imzalanacaktır. Protokolün imza töreninde Türk, Ermeni ve ev sahibi olarak İsviçre dışişleri bakalarının yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner ve AB Politika ve Güvenlik Yüksek temsilcisi Javier Solana'nın da katılması beklenmektedir. Protokole yönelik yüksek katılım uluslararası toplumun bu konuya verdiği önemi göstermektedir.

Türkiye’nin son yıllarda gerçekleştirdiği dış politika uygulamaları arasında en geniş baskı ve dış desteği hiç şüphesiz ki, “Ermenistan Açılımı” almıştır. Daha bu açılım hakkında resmi herhangi bir bilgi sızdırılmamışken, 6 Nisan 2009 tarihinde, ABD Başkanı Barack Obama bizzat Ankara’ya gelerek TBMM’de yaptığı konuşmada açıkça ya “Açılım” ya da “Soykırım” diye adeta Türkiye’yi tehdit etmiştir. O tarihte Obama seçim propagandası döneminde Ermeni Sorunu’nu “soykırım” olarak tanıyacağı yönündeki tavrına işaret ederek “bu konudaki görüşlerinin değişmediğini” ancak, bir Ermenistan Açılımı yapılması durumunda 24 Nisan’da Ermeni Sorununa “soykırım demeyeceğini ifade etmiştir. Ankara bunun üzerine 2007 yılından beri İsviçre’nin hakemliğinde yürütülen Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi sürecinin 23 Nisan 2009 tarihinde bir Yol Haritası ile duyurmuşlardır. İçeriği açıklanmayan Yol Haritası gereği iki ülke arasında bir protokolün imzalanması ve protokol gereği de sınırların açılması planlanmıştır.

Danışma Süreci

23 Nisan 2009 tarihinde açıklanan “Yol Haritası”ndan bu güne geçen süre zarfında bu konu Türkiye-Azerbaycan ve Ermenistan ekseninde çokça tartışılmış ve/fakat ne Ankara ne de Erivan bu konuda belirlenen programdan bir sapma yapmamışlardır. Erivan’da zayıf muhalefet tepkisi Ermeni yönetimini geri adım attıramamıştır. Türkiye’de ise hükümet bir taraftan güçlü bir siyasal ve toplumsal muhalefetle karşılaşırken, diğer taraftan da Azerbaycan’ın muhalefeti ile zor anlar yaşamıştır. Ancak ne içerideki muhalefet ve ne de Azerbaycan’ın baskıları bu konuda herhangi bir geri adımı beraberinde getirmemiştir.

Bilindiği gibi 31 Ağustos 2009 tarihinde Türkiye ile Ermenistan arasında parafe edilen protokoller Ermenistan tarafından basına sızdırılmıştı. Bu protokollere göre öncelikle 6 haftalık bir danışma sürecinden geçilecek ve iki ülkenin kamuoyu ve siyasi partilerine bu protokol anlatılacaktı. Türkiye Azerbaycan’ı ikna edecek formüller üzerinde düşünürken Ermenistan yönetimi içeride ciddi bir muhalefet görmediği için esas olarak yurt dışındaki muhalefeti ikna için turları gerçekleştirdi. Ermenistan bunun için devlet başkanını görevlendirdi ve Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan önce Ermenistan içerisinde Sivil Toplum Kuruluşları (STK) temsilcileri ve Siyasi Partilerle görüştü. Ardından dünyadaki Ermeni Diasporası temsilcileri ile görüşmeye başladı.

Bizzat Başkan Serj Sarkisyan tarafından yürütülen bu ikna turları çerçevesinde Fransa, ABD, Rusya, Lübnan gibi ülkelerin ziyaret edilmesi ve bu ülkelerde yoğun olarak yaşayan Ermeni diasporasının ikna edilmesi hedeflendi. Sarkisyan’ın bu seferleri diaspora içerisinde beklenenin üzerinde bir itirazı da beraberinde getirmiştir. İlk defa bir Ermeni Devlet Başkanı’nın kukla/maketi diasporanın düzenlediği gösteriler sırasında dövülmüş ve hakaret edilmiştir. Diaspora’nın bu organize tepkisini gören Ermenistan yönetimi ise Türkiye ve Açılıma yönelik açıklamalarındaki dozu artırmıştır. Hatta Ermenistan Dışişleri Bakanlığı “protokollerin kendilerince hazırlandığı ve Türkiye tarafından da kabul edildiği” ileri sürülmüştür. Ancak bunlar bile diasporayı sakinleştirmeye yetmemiştir. Sarkisyan bir çok ülkedeki diaspora temsilcilerinin büyük itirazları ile karşılaştı ama görüşmeleri yarıda kesmedi ve hepsiyle görüşmeye çalıştı. Yaşam kaynağı Türkiye düşmanlığı olan diaspora ise Türkiye ile hangi şartlarda olursa olsun bir barışa karşı olduğunu bir kez daha gösterdi. Zira diasporanın yaşam kaynağı Türk düşmanlığıdır ve diasporanın elinden Türk düşmanlığını aldığınızda diaspora kendisini çıplak hissedecektir. Barışın aslında diasporanın parasal ve siyasi kaynaklarını zayıflatacağı da bilinmektedir. Ancak Ermenistan yönetimi ile diaspora arasında da bir iş bölümü yapıldığının ve yarın bir barış olsa bile diasporanın soykırım iftiralarından vazgeçmeyeceğini de unutmamak gerekir.

Türkiye’de ise bu konu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na havale edildi. Sayın Davutoğlu ise bu konuda STK’ları muhatap bile almadı. Sadece Siyasi Parti temsilcileri ile görüştü. Oysa Türkiye’de bu konuya hassasiyet duyan binlerce STK ve en az 2 milyon Azerbaycan Türkü yaşamaktadır. Özellikle Iğdır, Kars, İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirlerde yerleşik bulunan 2 milyon civarındaki Azerbaycan Türkünün kurmuş olduğu 50 civarında da dernek vardır. Ayrıca bu konularda çalışmalar yapan düşünce kuruluşları da mevcuttur. Ancak Kürt Açılımı konusunda STK’lar muhatap alınırken her nedense Ermeni Açılımı konusunda STK’lar muhatap alınmamıştır.

Moldova Görüşmeleri

Türkiye ile Ermenistan diplomatik kulislerinde açılımın heyecanı yaşanırken 8-9 Ekim 2009 tarihleri arasında Moldova’nın başkenti Kişinev’de yapılan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) toplantısı esnasında Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan arasında doğrudan görüşmeler yapılmıştır. Kişinev’deki ABD Büyükelçiliğinde yapılan görüşmelere AGİT Misnk Gurubu eş başkanları da iştirak etmiştir. Ancak bu görüşmede basına açıklandığına göre herhangi bir ilerleme sağlanamamıştır. Zaten bu görüşmede net bir ilerlemenin sağlanması da beklenmemekteydik. Zira Karabağ sorununun anahtarı Rusya’nın elindedir ve Rusya’da böylesi önemli bir konuda bir ilerleme sağlanacaksa bunun Moskova’da olmasını isteyecektir. Diğer taraftan yeni bir görüşme ayarlansa bile Dağlık Karabağ konusunda çok kısa bir süre zarfında ilerleme sağlanmasını beklememek gerekir. Bir ilerleme sağlansa dahi burada aşılması güç bir sorun bulunmaktadır. Çekilmenin nereyi kapsayacağı konusu hala tartışılmalıdır. Azerbaycan Dağlık Karabağ dahil işgal edilen bütün Azerbaycan topraklarından çekilmeyi şart koşarken Ermenistan Dağlık Karabağ’dan çekilmeyi tartışma konusu bile yapmamaktadır. Ermenistan Madrid Prensiplerini esas alarak Dağlık Karabağ dışında işgal edilen 7 vilayetin ise ancak beşinden çekilebileceğini bildirmektedir. Bu konuda bile Ermenistan’ın ayak sürüdüğü bilinmektedir.

Burada bir başka sorun ise Başbakan Erdoğan’ın Bakü’de kamuoyu önünde verdiği güvencenin içeriğidir. Hatırlanacağı üzere Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, gelen tepkiler üzerine 13 Mayıs 2009 tarihinde bizzat Bakü’ye giderek “Dağlık Karabağ’da işgal sona ermeden sınırların açılmayacağı garantisini” vermişti. Oysa görüşmelerde çekilmenin bahsedildiği alanlar Ermenistan’a göre Dağlık Karabağ değil onun dışında kalan 7 vilayetten sadece beşini kapsamaktadır. Şimdi Ermenistan bu 7 vilayetten sadece beşinden çekilirse Türkiye için bu yeterli olacak mı ve sınırlar açılacak mı? Eğer böyle olursa Erdoğan’ın Azerbaycan meclisinde söylediği Dağlık Karabağ şartının uygulanmaması nasıl izah edilecektir?

Protokoller Mecliste İmzalanmadan Ne Kadar Bekletebilir?

Protokoller 31 Ağustos 2009 tarihinde parafe edilmiştir. Bugün artık tartışmalar geride bırakılmış ve protokollerin imzası aşamasına gelinmiştir. Bu aşamada son dönemece girilmiştir. Türkiye’de hükümet siyasal ve toplumsal muhalefet temsilcilerini ikna etmeye ihtiyaç duymamıştır. Zaten protokollerin TBMM’ye gelmesi durumunda hükümetin bu protokolleri meclisten geçirmeye yetecek siyasal çoğunluğu da mevcuttur. Ancak hükümet Azerbaycan’ı ikna gibi zor bir görevi olduğunu unutmamıştır. Zira Türkiye’nin Azerbaycan’a en başından beri Dağlık Karabağ konusunda desteği mevcuttu ve şimdi sınırların açılması konusunda Dağlık Karabağ’daki işgalin sona ermesi şartının fiilen ortadan kalkması durumu Azerbaycan’ın ciddi tepkisine sebep olmaktaydı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat Bakü’ye giderek “işgal sona ermeden sınırların açılmayacağı garantisini” vermesi Türkiye’nin daha temkinli politikalar uygulamasını zorunlu kılmaktaydı. Hükümetin sayısal çoğunluğu belki TBMM’de işe yarayabilirdi, ancak Türkiye için kardeşlik bağları bir yana stratejik değeri ve zengin enerji kaynakları ile vazgeçilmez olan Azerbaycan’ı ikna etmek olmazsa olmaz şartlardan birisiydi.

Türkiye-Ermenistan Milli Maçı ve Azerbaycan Bayrağına Gelen Yasak

14 Ekim 2009 tarihinde Bursa'da Türkiye ile Ermenistan arasında dünya kupası elemeleri yapılacaktır. Maç oyuncuları ve muhtemel sonuçlarından daha fazla maçı izlemeye gelmesi beklenen Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın durumu daha fazla gündeme gelmektedir. Bilindiği gibi bu maçın ilki geçtiğimiz yıl Eylül ayında Erivan’da oynanmış ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hiçbir ön şart ileri sürmeden Ermenistan’a giderek bu maçı Sarkisyan ile beraber izlemişti. Ardından bu girişim “Futbol Diplomasisi” olarak adlandırılmıştı. Cumhurbaşkanı Gül bu maç sonrasında Sarkisyanı Türkiye’de oynanacak maça davet etmiş ancak Sarkisyan Türkiye’deki maça gelmek için bir çok ön şart öne sürmüştür. Maç Cumartesi oynanacaktır ama hala Sarkisyan’ın gelip gelmeyeceği belli değildir. Her ne kadar biz daha ilk günden Sarkisyan’ın maça geleceği tahmininde bulunsak da Ermenistan tarafından bu konuda net bir tavır ortaya konmamıştır.

Ermenistam Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın maça gelmesi için ileri sürdüğü şartların artık kabul edildiği de anlaşılmaktadır. Bunlardan birisi sınırların bir günlüğüne de olsa açılmasıydı. Eğer Sarkisyan karayoluyla gelecekse bu takdirde Türkiye-Ermenistan sınırının bir günlük açılmasına Türkiye’nin hazır olduğu görülmektedir. Yalnız burada bir sorun bulunmaktadır. Zira açılması planlanan sınır Iğdır’a açılan Alican kapısıdır ve Iğdır’da yaşayanların çoğunluğunu Azerbaycan Türkleri oluşturmaktadır ve karayoluyla geçecek Sarkisyan’a Iğdır’da büyük itirazların gösterileceğini tahmin etmek güç olmasa gerek.

Sarkisyan’ın ikinci şartı anlaşıldığı kadarıyla maçın yapılacağı stadyumda Azerbaycan bayrağının yasaklatılmasıdır. Burada tabi tam olarak netleşmeyen bir husus vardır. O da acaba Azerbaycan bayrağı Erivan’ın isteği ile mi yasaklanmıştır yoksa “Bizimkilerin” işgüzarlığı mı söz konusudur tam belli değil. Açılım sonucunda hedeflenen asıl şey Ermenistan ile Azerbaycan arasında nihai bir barış anlaşması ise Sarkisyan’ın Azerbaycan bayrağı konusundaki bu hazımsızlığına bakarak Bakü ile Erivan arasında uzun vadeli bir barış yapılabileceğine olan inancımız giderek zayıflamaktadır.

Bursa'da Türkiye ile Ermenistan arasında dünya kupası elemeleri maçı öncesinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül taraftar gurupları ile görüşmüş ve Bursa yerel yönetim liderleri ile bir araya gelmiştir. Sonrasında alınan karar gereği maçın oynanacağı statta ve şehirde Azerbaycan bayraklarının açılması ve taşınması yasaklanmıştır.

Bursa valiliğince maç vesilesiyle alınan önlemler şu şekilde sıralanmıştır:

-Türk bayrağı dışındaki bayrak ve flamalarla stada girmek yasak olacak.
-Taraftarlar stada girerken çok sıkı şekilde aranacak.
-Taraftarlar içine sivil polisler konuşlandırılacak.
-Tahrik edici tezahürat ve pankart yasak olacak.
-Maça oturma amaçlı karton dahi sokulamayacak.

Anlaşıldığı kadarıyla alınan bu önlemlerin temelinde stadyumda Azerbaycan bayraklarının açılması ve Dağlık Karabağ’a mesajların verilmesine yönelik pankartların yasaklanması olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’nin bu “aşırı hassasiyeti” karşısında geçtiğimiz yıl Erivan’da yapılan maçta aynı hassasiyetin gösterilmediğini hatırlatmakta fayda vardır. Zira geçtiğimiz yılın Eylül ayında Erivan’da oynanan ve Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün de izlediği Ermenistan-Türkiye milli maçında Azerbaycan’a ait işgal edilmiş Dağlık Karabağ bölgesinde gayri-kanuni bir şekilde kurulan ve/fakat dünyanın hiçbir ülkesi tarafından tanınmayan işgalci Dağlık Karabağ yönetiminin sözde bayrakları yasaklanmadı ve naklen yayınla hepimiz gibi Sayın Cumhurbaşkanı da sahada seyretti. Üstüne üstlük bir de diplomatlarımızı şehit eden ASALA terör örgütünün “Ermenistan Kahramanı” ünvanlı bir zatı da protokolde oturtuldu. Ayırca sormak da gerekir, bugün yasakladığımız bayrak kimin bayrağıdır? Bu bayrak bir BM tarafından tanınan, dünyanın saygı duyduğu bağımsız bir ülkenin bayrağıdır. Bir Türk cumhuriyetinin bayrağıdır. Dolayısıyla da stada sokulmasında hukuki herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır. Tersine bu bayrakları gerekçesiz bir şekilde stada sokmamak hukuki netice doğurur. Ayrıca ortadaki acaiplik anlaşılır gibi de değildir. Geçtiğimiz hafta sonu mecliste temsil edilen bir partinin Ankara’da yapılan kongresinde terör örgütü PKK’nın bayrağı olarak gösterilen bez parçaları ve elebaşının resimleri gösterildi ve hiçbir güvenlik gücü buna müdahale etmedi. Ama maça sokulmak istenen Azerbaycan bayrağına güvenlik güçleri müdahale etmeye hazırlanmaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki, Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan Türkiye’ye gelmeden “ön şartları” gelmeye başlamıştır. Ve Azerbaycan bayrakları da Sarkisyan’ın isteği üzerine sahaya sokulmamaktadır.

Protokoller Sonrasında Türkiye’yi Bekleyen Riskler

Türkiye Ermeni Açılımını planlarken kendi insiyatifinde olmayan girift ve çok taraflı bir sorun üzerinde bir politika kurgulamıştır. Bu politikanın ana mantığı Rusya ve Ermenistan’ın Türkiye ile paralel politikalar izleyeceği ve bütün ülkelerin bir an önce bu sorunu çözmek isteyecekleri tezidir. Ancak bu tez birçok riski içerisinde barındırmaktadır. Türkiye’nin Ermenistan açılımı ve bu çerçevede imzalanacak protokoller Türkiye açısından aşağıdaki riskleri barındırmaktadır:

1. Bu protokollerin imzalanması ve Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi Türkiye’ye yönelik soykırım iftiralarını ortadan kaldırmayacaktır. Zira Erivan bu iddialardan vazgeçse bile diaspora bu iddialarını sürdürmeye devam edecektir. Kaldı ki, Erivan yönetimi ile diaspora arasında bu konuda bir görev paylaşımı dahi mümkün olabilecektir.
2. Türkiye bilmediğimiz bir şeylere güvenerek bir siyaset yürütmektedir. Ancak yürütülen bu siyaset tamamıyla Ermenistan ve Rusya’nın insafına bırakılmıştır ve işler planlandığı gibi iyimser senaryo üzere gerçekleşmediği takdirde Türkiye kendi kendisini çok fena köşeye sıkıştırmış olacaktır.
3. Türkiye Dağlık Karabağ’dan çekilme şartını protokollere koyamamış, ama protokolleri fiilen mecliste bekleterek bir emniyet mekanizması geliştirmiştir. Ancak unutmamak gerekir ki, hükümetin protokolleri mecliste bekletmesi kendi üzerine inanılmaz bir dış baskıyı da beraberinde getirecektir. Protokollerin imza törenine ABD, Rusya, Fransa ve AB’den dışişleri bakanları seviyesinde katılımın olması bu konunun kolay geçiştirilebilecek bir mesele olmadığını ortaya koymaktadır. Zira Türkiye’nin protokolleri imzalayarak mecliste onay sürecini zamana bırakması ve Kıbrıs örneğinde olduğu gibi parlamentoda sorun çözülünceye kadar imzalamadan bekletmesi düşüncesinin burada pek işleyemeyeceği düşünülmektedir.
4. Ermenistan muhtemelen Nisan 2010 tarihinde kadar Dağlık Karabağ’dan çekilmeyecek ve o tarihte Türkiye üzerinde yoğunlaştırılacak soykırımı tanıma baskısı ile protokolleri meclisten geçirteceğini düşünmektedir. Böyle bir gelişme karşısında Türkiye soykırımın tanınması ile protokollerin meclisten geçirilmesi arasında kalacaktır. Bu durumda protokollerin meclisten geçme ihtimali yüksek olur. Ama bu durumda Azerbaycan kaybedilir.
5. Türkiye’nin Ermenistan açılımı son derece riskli bir dış politika hamlesidir ve neredeyse bütün devletlerden destek almıştır. Ancak Ermenistan küresel siyasette sözüne çok da güvenilen bir ülke imajına sahip değildir. Türkiye’nin bütün planları Ermenistan’ın iyi niyet göstermesi ve bu bahsi geçen 5 vilayetten çekilmesi üzerine kurgulanmıştır. Erivan’ın çekilme sürecini başlatıp, karşılığında Türkiye’ye alelacele sınırları açtırması ve daha sonrada çekilme konusunda ayak sürümesi durumunda Türkiye Azerbaycan’ı kaybedebilir ve bu da Ankara’nın Kafkasya politikalarının çökmesi anlamına gelir.
6. Türkiye’de basına ve hükümet açıklamalarına bakılacak olursa bir bayram havasının çoktan estirildiğini görmekteyiz. Ancak bu rüyanın uzun sürmesi pek ihtimal dahilinde değildir. Zira bu konuda Türkiye için asıl önemli taraf olan Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in açıklamalarına kulak vermek gerektiği kanaatindeyim. Başkan Aliyev Moldova görüşmesi sonrasında basına verdiği demeçte Türkiye’nin verdiği söze güvendiğini belirtmekle beraber barışın aslında çok da yakın olmadığına vurgu yapmaktadır. Aliyev’e göre “her konuda anlaşma sağlanmadan hiçbir konuda anlaşma sağlanamaz” yani aşamalı barış planını Sayın Aliyev kabul etmemektedir. Ayrıca İlham Aliyev Türkiye’nin Karabağ sorunu çözülmeden sınırı açmasının Ermenistan’ı barış masasında daha uzlaşmaz bir tutum takınmaya iteceğini ve bunun sonucunda da bu sorunun istenmeyen bir yöne kayacağını daha açık bir ifadeyle savaşın devreye girebileceğini söylemektedir. Protokolü bayram havasında kutlamadan önce Sayın Aliyev’e kulak vermek gerektiği düşünülmektedir.

Sinan OĞAN
TÜRKSAM Başkanı

En Büyük Karşı Devrim Hareketi: NURCULUK

İslamcılarla emperyalizm arasında dünya çapında bir ittifak vardır. Emperyalizm halkı müslüman olan ülkeleri pençeleri arasında tutabilmek için feodal güçleri kendine bağlar. Etnisiteyi kışkırtır. Dinsel fanatizmi azdırır.

Türkiye bu ittifaktan olumsuz etkilenen ülkelerin başında gelir.

Kemalizm yıllarında yer altına inen tarikatlar çok partili rejime geçtikten sonra hızla yaygınlaştılar. DP ve AP dönemlerinde cami yaptırma, yurt ve kuran kursu dernekleri yurdumuzun en ücra yerlerine kadar yayıldı 1980 cuntası ve arkasından başlayan ANAP dönemlerinde devlet kadrolarının tarikatlar tarafından istila edildiğini görmekteyiz. 1950’lerden beri hükümette bakan düzeyinde temsil edilen siyasi dincilik Özal’la birlikte tek başına hükümet kurmaya başladı.

Şu anda özellikle nakşibendiler ve nurcular devlet kadrolarında etkin durumdadırlar. Hükümet ele geçirilmiş, parlamentoda büyük bir ağırlık elde edilmiştir. AKP’nin başında bulunanlar Türkiye’deki nakşibendiliğin en önemli kolları olan İskenderpaşa ve İsmailağa cemaatlerine bağlıdır.

Cumhuriyet döneminin en büyük karşıdevrim hareketlerini nakşibendililer ve nurcular örgütlemişlerdir. Nakşibendiler cumhuriyet döneminin ilk yıllarındaki isyanlara imza atarken, nurculuğun en yeni gösterimi olan FG cemaati ise 1980’li yılların başından itibaren ABD desteğiyle beslenmiş ve son yıllarda Nakşibendilerle kol kola vererek Türkiye’nin siyasal rejimini değiştirmeye soyunmuştur…

FG cemaatine ilişkin çok sayıda yayın var. Güncel siyasi gelişmelerde sürekli adı geçtiği için okuduğunu anlayabilen herkes bu konuda bir fikir sahibidir. Genelde cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı ile tanınır. Cemaatin amacı devleti ele geçirip siyasi rejimi emperyalizme bağlı dinsel bir yapıya dönüştürmektir.…

FG Nurcudur…Bizim konumuz da nurculuktur…

Nurculuk tarikatının kurucusu olan Said-i Nursî tutarsız, hezeyan dolu, akıl sağlığı sorunlu ve cahildir. Yazıp dağıttırdığı “nur risaleleri” ise akla da, bilime de, İslâm’ın temel kaynaklarına da aykırıdır…

Ve böyle bir akım milyonlarca insan üzerinde etkilidir.
Bu şaşırtıcı durum nasıl oluyor?

Cahil kitlelerin dinin gizemli dünyasına kapılmaları, mucizelere inanmaları, kurtuluşu onlardan beklemeleri son derecede kolay olmaktadır. Yoksul, aç, cahil kitleler gerçek yaşam içinde hep ezilmektedirler. Kendilerine güvenleri ve gelecekten beklentileri yoktur. Onlar için kurtuluş mucizelere ve öteki dünyaya kalmıştır. Din adına, Allah adına her söylenene kapılmaları çok kolay olmaktadır. Din-iman tacirlerinin sömürü alanı çoğunluğu oluşturan bu kitlelerdir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının –üniversite mezunları dahil- yüzde yetmişi cinlere, büyülere, fallara, astronomiye, türbe ve yatırlara inanıyorsa; bu konularda medyada bol bol propaganda programları varsa başka bir sonuç beklenebilir mi ?!...
Elbette ki bu acı durumun sorumlusu en başta siyasi iktidarlardır…

Türkiye için büyük ve derin bir tehlike olarak Nurculuk konusunda her yurttaşın bilgi sahibi olması bu sapkınlığın engellenmesi açısından önem taşımaktadır. Bu konuda edindiğim bilgileri, deneyimlerimi ve araştırarak öğrenebildiğim gerçekleri sizinle paylaşmayı bir görev sayıyorum.

Bu konuda yazılanların ezici çoğunluğu propaganda niteliğindedir. Binlerce yayın, onlarca internet sitesi, tv, radyo, yurtlar, kurslar, evler, camiler, imamlar ve okullar vardır… Tarikatlar her alanda pervasızca at oynatmaktadırlar.

Devlet yönetiminin aymazlık, sapkınlık içindeki görevlileri bu karşıdevrimci hareketi engelleme yerine duruma uyum sağlama eğilimindedir. Görevli kurumlar ve organlar iktidardan çekinmektedirler. Ve her gün insanların saçından tırnağına, yediğinden içtiğine kadar her hareketine fetva veren ilahiyatçılar, Kuran’a ve peygamberin sünnetine aykırı olan tarikat konularında asla konuşmuyorlar. Korkuyorlar. Çünkü meczubun biri (!) Allah adına (!) işe koyulup, silahlanır ve kendilerini cezalandırabilir !..
Sayısız meczup olayının yanında oldukça profesyonel olarak işlenen Turan Dursun ve Bahriye Üçok cinayetleri de bu cezalandırmalara tipik örneklerdir….
Bu yüzden tarikatları eleştiren yayınlar, destekleyen yayınlara oranla devede kulaktır.

Said-i nursi ve nur risaleleri

Said-i Nursi (1873-1960) Vahiy yoluyla Kuran’ın açıklanmasıyla görevlendirildiğini söyler. Fakat, Kuran’da belirtilmiş olan iman ve ibadet esasları dışına çıkar.
“Risale” denilen anlaşılmaz, özentili, bozuk bir Osmanlıca ile yazdırdığı broşürleri gizlice dağıtarak taraftar toplamıştır. Cumhuriyet rejimine karşı çıktığı için izlendi, kovuşturuldu, sürüldü.
130 dolayında “risale” (kitapçık) yazdı, yazdırdı ve “nur şakirtleri” dediği öğrencilerine çoğalttırarak dağıttırdı. Şakirtler zamanla o kadar fanatikleşti ki; dilinin bozuk ve anlaşılmaz olması bile onun büyüklüğü sayıldı. O bozuk anlatımda gizli anlamlar arandı. Kendisi de “Nur Meyveleri” adlı risalesinde “bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatli bir alimi olabilir” demektedir !.. (yerseniz, kendisi de zaten birkaç haftada bütün ilimlere sahip olduğunu iddia eder !..)
O kadar ileri gider ki; “eski medreselerde beş on seneye mukabil, inşallah nur medreseleri beş on haftada aynı neticeyi temin edecek” diyerek akla ve bilime zarar sözler etmektedir.( sikke-i tasdiki gaybi)
Nurs köyünden olması nedeniyle kendisi için söylenen Nursî sanının önce Kuran’dan tarikatın adına, sonra da kendisine geçtiğini söyleyerek tevil yoluna sapar.. Yani, her şeyi kendi amacına uygun duruma getirir…
Dindar olmayı ancak nurculukta görür. Risaleleri tek ilim kaynağı sayar. İslam dinini kendi tekelinde tutmak ister. “Fihrist” kitapçığında “nurcu” olmayanları Müslüman saymadığını anlatmaya çalışır !..
“Cennete gitmek için Nur risalelerini yazmak, yazdırmak, yayılmasına yardım etmek” şakirtlerinin inancıdır. Ne kadar yayarlarsa o kadar cennetlik olduklarına inanırlar. (Barla hayatı,19)
Nurcular risalelerin Kuran-ı Kerimin biricik tefsiri olduğunu, şeyhlerine ilham (!) gelerek yazdırıldığını iddia ederler. Said-i Nursî’nin sayısız mucize gösterdiğine inanırlar. Hapishanedeyken camide namaz kılması, kapıları kendiliğinden açması,, gaybı bilmesi gibi…O kadar ileri gidilir ki; “Zulfükâr” adlı kitapçıkta hayvanların bile risale-i nurlara hayran kaldıkları (!) anlatılır.. (Neda Armaner, Nurculuk, sf 16)
Nucular, Risalelerdeki duaların her derde deva olacağını anlatılırlar. Bu yüzden ne olduğu bilinmeyen, bozuk Türkçe ve Arapça dualar fırsatçıların elinde halkın kandırılmasına şu anda da hizmet etmektedir…

Meczup saçmalıkları nur risalelerinin ana özelliğidir.

Nihal Atsız, Nurcular için şöyle diyor:

“..Nur risalesi talebeleri de Saîd-i Nursî'nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve Einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır.
…kimse bir şey anlamaz. Anlamadığı için de, onda gizli hikmetler, yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır.”

Herkesi Kuran’ı ve sünneti öğrettiğine inandırmıştır. Ama kendisi bunlara pek uymaz. okuma-yazma bildiği halde “ümmiyim” der. Cuma namazlarını kılmaz. Kendini “mehdi“ sayar. Oysa kuran ve sünnet anlayışında mehdilik yoktur. “densiz çocuklar yetişir” diye evlenmez. Evlenmeyi müritlerine önermez. v.b…
Ama doğu Anadolu’daki insanlara evlenmeyi ve çok eşliliği önerir.Çünkü orada yaşanan gerçekliğe selam durarak propagandasına devam edip yandaş kazanabileceğini bilir…

Emperyalizmle kol kola

Said-i Nursî Sovyetlere karşı Müslüman-hristiyan ittifakını savunur:
"Misyonerler ve Hristiyan ruhanileri, hem nurcular çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü herhalde şimal cereyanı, İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etme fikriyle İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya çalışacak." (Lem'alar,111,141)
“Sikke-i tasdiki gaybi” kitapçığında -dolaylı olarak-mehdilik iddiasında bulunur. Ve mehdinin en önemli üçüncü görevinden birinin de “İslam dünyasını hilafetle birleştirmek ve İsevi ruhaniyatla anlaşarak islâm dinine hizmet etmek,” olarak tanımlar…

“Savaşta ve felaketlerde ölen masum ve mazlum hristiyanlar da şehit sayılır. Ve ahrette mükâfatları vardır. Hatta kâfir bile olsalar… “ (Kastamonu layihası, s. 75)

Nurcular, Said-i Nursî öldükten sonra “okuyucu” ve “yazıcı” olarak ikiye ayrılmışlardır. Bölünme daha sonra da sürmüştür. Diyanet işleri başkanlığına göre nurculuğun başlıca kolları 1)Yeni Asya grubu 2) Şura grubu (M. Kırkıncı) 3) F. Gülen Grubu 4) Med-Zehra Grubu’dur..

Başta nurcular olmak üzere islâmi denilen tarikat ve cemaatlerle emperyalizm arasındaki ittifak sürmektedir, sürecektir de… FG cemaatinin “medeniyetler ittifakı” teraneleri bunun en güzel kanıtıdır… AKP iktidarı bu görüşe sıkıca sarılmıştır. Zaten dünyadaki bütün islâmcı rejimler emperyalizmin emrindedir. Türkiye’deki bütün cemaat ve tarikatlar de aynı kaynaklardan beslenir. Ama en çarpıcı örnek Nurcu Fetullah cemaatidir. Cemaati doğrudan doğruya ABD yönetir…

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı

Said-î Nursî’nin Kemalist rejime düşmanlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin o yıllardaki bağımsız dış politikası ve devrim hareketleri ile her alanda yaptığı atılımların, aydınlanmanın tarikatlar için, varlık- yokluk sorunu olmasındandır…

Saidi Nursi bu yüzden Atatürk’ün ve Kemalizm’in en büyük düşmanı olmuştur.
Atatürk'e açıkça “Deccal” ilan ederek Millet-i İslam'ı Protestan yapmak istediğini söylüyordu. Oysa nurculuk yolundan gidenlerin en büyük dayanakları da emperyalizmdir...

“1880 (yılı) son asırların putunun doğumu olup, onun temsil ettiği dalâlete… risale-i Nur meydan okur…” (Tılsımlar, 195)

Kuran’da geçen “leyatğa” (azmış kâfir) sözcüğünün “islâm deccaline” (Atatürk’e) uygun olduğunu söyler.

“Mehdinin nur’lu cemiyeti rejimin bidatlarını (sonradan ortaya çıkan uydurmalar, kötülükler, yalanlar vb) tamir ederek sünneti seniyyeyi tamir edecektir…” (mektubat )

Saidi Nursi’nin Atatürk ve Kemalizm düşmanlığına örnek çoktur:
"Tek gözlü Deccal, ya iman et, ya bütün Dünyanın maskarası olacaksın." (Barla mektupları sf,53)

"Türkiye'nin siyasi rejimi Nur saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir" ( tiryak, sf.65)

"Ölmüş gitmiş dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis-i Şerif'in ihbarıyla Kur'an'a zararlı bir adam çıkacak demiştim. Mustafa Kemal'in o adam olduğunu zaman gösterdi. (Emirdağ Lahikası )
"Ayasofya Camiini puthaneye, meşihat makamını kızlar lisesine çeviren bu adamı sevmemenin bir suç olması imkanı var mı?" (sönmez, 21-22)

Ve çarpıcı bir kehanet:
"Atatürk Nur Risalelerinin tokadı sonucu ölmüştür !.." .

"Müslümanlara Kur'an dışında bir Anayasa lazım değildir.” (Mucize-i Kuraniye 191-192)
"İslam dininde inkılap yapmak, şeriat aleyhtarlığı olduðu için, islamiyet dairesine aykırı, inkılaplar da islamiyete aykırıdır." (mektubat, 403)

"Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzak kalmış ve dine karşıdır. Laiklik ile dinsizlik arasında hiçbir fark yoktur. Reform hıristiyanlıkta mümkündür. Türk inkılapları dahi hıristiyan reformlarının taklidinden ibarettir. Zira islamiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek kadar mükemmeldir" .(mektubat, 401)

"Müslümanlara Kur'an dışında bir Anayasa lazım değildir. …Halbuki Kur'an, Cumhuriyet Anayasası gibi birkaç kişinin iradesi değil, ilahi bir iradenin sonucudur.. “

1909 yılında bastırdığı kitapçıkta Kürtlere şöyle sesleniyor: “Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürtler!... Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız. (İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi)
Kürt Teali Cemiyeti üyesidir.

“Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre "Eski Said"i gömdüm.” (Emirdağ Lahikası, s. 337)

Hayır, o yine eski Kürt Sait’tir.
Gerek Nursi’nin broşürleri gerekse FG vaazları dikkatle incelendiğinde siyasi gelişmelere koşut oldukları, konuların ona göre seçildiği ve amacın siyasi mücadele olduğu görülecektir.

Buradan da anlaşılacağı gibi nurculuk dini kılıf olarak kullanan bir siyasi mücadele aracıdır!..

Kürtçü, İslamcı, anarşist, gizli …

Said-i Nursî “aziz sıddık kardeşlerim” diye başladığı broşürde Nurcuları takip edenleri kömünistlikle, zındıklıkla suçlar. Nura (öğretisine) ilişenlere anarşist der. Öte yandan risalelerin rejime muhalif olduğunu yazar..
Bir başka tebliğde ise nurculuğun “gizli ve anarşist bir teşkilat” olduğunu söyler.. (Kuran şakirtlerinin (öğrencilerinin) hizmet rehberi)
Günümüz nurcuları bu yargıları benimsemekte, hatta daha da ileri gitmektedirler…
Tutarsız, dayanaksız, bilimsiz, hezeyan içinde…
Saidi Nursî kendisinin vahiy alarak Kuran’ı açıklamak üzere gönderildiğini, sözleriyle insanları nurlandırdığını söylemiş ve dolaylı olarak Kuran’daki “son kitap ve son peygamber” hükmüne aykırı olarak peygamberliğini ilan etmiştir…
Ve müritlerini de inandırmıştır… Kendisinden sonra ikiye ve sonra da 3-5 kola ayrılan nurcular birbirleriyle anlaşamasalar da Türkiye Cumhuriyeti konusunda ittifak halindedirler.
Amaçları islamcı bir rejim kurmaktır…
Kuran kurslarındaki yemini yeniden anımsayalım:
“Ben, Muhammed Müslüman ümmetindenim. ... Türkiye, dinsiz, lâik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı, Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime; Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime; kısa zamanda ümmet esasına dayanan şeriat devletinin kurulması için devlet idaresinde söz sahibi olacak mevkilere gelmek üzere çalışacağıma dinim, Allahım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim.”

Söylenecek başka söz yoktur…

Ama ne yazık ki; Said-i Nursî’nin devlet tarafından izlenmesi bile “zulüm” olarak tanımlanmıştır…

Bu gerici koro iki yıldır suçunu bilmeden kapatılan “Silivri tutukluları” içinse “oh olsun” demektedir…

Sağ iktidarlar ve nurculuk

Said-i Nursi, Demokrat partiye müzahir olduklarını, CHP döneminin sapık bir devir olduğunu, Milli Mücadele yıllarında Ankara hükümetinin hedef tutulduğunu itiraf etmiştir !..
Tutarsız ve çelişkilidir… DP dönemini hiç eleştirmemiştir. Destek vermiş ve destek görmüştür. Nur risaleleri yasak olmasına karşın - çoğu kez- DP’nin propaganda yqzıları arasında dağıtılmıştır..
Said-i Nursî ve nurcular siyaset yapmadıklarını söylerler. Ama yukarıda görüldüğü gibi yaptıkları siyasi dincilikten başka bir şey değildir…
Süleyman Demirel, “Said Nursi büyük alimdir.Büyük alim değildir diyenin alnını karışlarım" "Atatürk'ün kurduğu devlet, laik devlet değildir. İslam devletidir",diyerek onlarla içli-dışlı bir siyaseti benimsemişti.
Turgut Özal’ı anlatmaya gerek var mı?..
Nurcular ve özellikle FG hareketi AKP iktidarının dayandığı en önemli tabandır.
Nurculuk giderek etkisiz kalacak yerde artan bir taraftar bulmaktadır. Buna şaşılmaması gerekir. Eğitim-öğretim birliğinin bozulması, okullar, yurtlar, kurslar, camiler, dergahlar, yayınlar yoluyla küçük yaştaki çocukların kazanılması, siyasi iktidarın desteği ve emperyalizmin olanakları arkalarındadır…

Engeller kaldırıldı.

TCK’nın “Türklüğü, cumhuriyeti, TBMM’yi… “ tahkir ve tezyif etmeyi yasaklayan 159. maddesi ile “ dini siyasete alet etmeyi yasaklayan 163. maddesi kaldırıldı. 1991 yılındaki bu değişiklikten sonra Atatürk’e, cumhuriyete, laikliğe saldırılar açıkça yapılır oldu. Siyaset meydanlarında dinci meczuplar çoğaldı. Akla gelmedik karalamalar, sövgüler yapıldı. İftiralar atıldı. İslami rejim çığırtkanları ayrık otu gibi yayıldılar.
Ve 1995 seçimlerinde RP en çok oyu alarak koalisyonun büyük ortağı oldu..
Siyasal islâmın önündeki yasal engellerin ortadan kalkmasıyla dinci cemaatler, tarikatlar, vakıflar iyice çoğaldı. Son yıllarda dinci vakıfların önündeki bütün engeller de kaldırıldı. (Yabancı vakıflara da büyük özgürlükler sunuldu. Toplum Hıristiyanlık ve Musevilikle ilgili vakıflara sıcak bakmasa da yasal düzenlemelerle bütün dinci oluşumların önü sonuna kadar açıldı.)

Bugün AKP’nin oy oranı %40 dolayındadır…
Halk yalanla, hileyle, sadakayla kandırılmaktadır. Ama ilginçtir ki; halk çoğunluğu iktidarın İslami şeriatı hedeflediğine inanmamaktadır. Çünkü; görüntüde Müslüman olanların gerçekte öyle olmadığı, seçenek olmadığı için Türkiye’yi yönetecek en iyi kadro olduğu kanısındadır. Yağma, talan ve yolsuzluklara da – belki geçmişten beri şerbetli olduğu için - duyarlı değildir..

İstikrar adına atılan oylar AKP’de toplanmaktadır..

Taşlar bağlandı köpekler saldırıyor

Tarih boyunca kutsal din duyguları dünya siyasetinde büyük rol oynamıştır. En kanlı ve en uzun savaşlar din ve mezhep savaşlarıdır.
Bu savaşların da temelinde ekonomik çıkarlar yatmaktadır. Her çağda halkın saf inancını sömüren sapkın akımlar olmuş ve insanları peşlerine takabilmişlerdir. İslamiyet Kuran ve Hz Muhammed’e bağlılıkla şekillenmiştir. Hal böyleyken çeşitli dönemlerde yüzlerce tarikatın ortaya çıkması, dini daha iyi yaşamak ve tanrıya daha yakın olmak için değildir. Doğrudan dünyevi çıkarlar söz konusudur.
Türkiye’de de görülen budur…
Türkiye bir karşıdevrim hareketi yaşamaktadır.
Emperyalist projeler yaşama geçirilmektedir.
Siyasi iktidar taşları bağlamış ve köpekleri salmıştır.
Atatürkçülerin, cumhuriyetçilerin, laiklerin, gerçek demokratların, aydınların bu korkunç saldırılara karşı kendilerini savunma hakkı bile ellerinden alınmıştır…
Ve halkın doğru haber alma hakkı da…

Bu durumda öncelikli görev, halka doğru haberi ve bilgiyi mutlaka ulaştırmak olmalıdır..…
Sonra da “bütün ulusalcı ve cumhuriyetçi güçlerin bir yerde toplanmaları” kesin bir zorunluluktur…Bu Atatürk’ün çözümüdür…
Geleceğin aydınlık olmasını gerçekten istiyorsak Atatürk’ün gösterdiği yolda buluşmaktan başka yol var mıdır?...

Altan ARISOY.


Kaynakça:
Nurculuk; Neda Armaner,( cumhuriyet Kitapları 1998)
Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk. Kaynak Yayınları
Nihal Atsız, Nurculuk Denen sayıklama. Ötüken,sayı:109
İsa Tatlıcan. Nurculuk Hareketi ve İslamcı Siyaset (8sutun.com)
http://tr.wikipedia.org/wiki/Nur_Cemaati
http://fetos.wordpress.com/nurculuk/

GECENİN SONUÇLARI

BİTTİ!.....